Yazmak
Kelimeleri bir araya getirmekten çok daha fazlasını ifade eden mükemmel bir deneyim.
Ray Bradbury’nin Zen in the Art of Writing kitabına dün itibariyle başladım.
Ray, kitabının başlangıcında yazmanın öncelikle düzenliliğinden bahsediyor. Düzenli bir yazma halinin yalnızca bir kere kaçtığında huzursuzluk yaratabileceğinden, ikinci kaçırıldığında soruna yol açtığından, üçüncü kaçırıldığında ise artık yerle bir olduğundan bahsediyor. Burada yerle bir olan düzensizlik ile kaybolan “var”lığın ta kendisi oluyor. Bu paydada düzensizlik ile birlikte arka gelen bir dizi soruna da yer veriyor. Özellikle bireyin kendi var oluşuna ilişkin sorunları.
Öte yandan, yazma faaliyetinin dünyanın ve gerçeklerin filtresiz bir biçimde onca zor olduğu bu dönemde özellikle yazının gerçeği acımasızlıklarının üstesinden gelebilmek için faydalı bir araç olduğundan bahisle şöyle diyor: “You must stay drunk on writing so reality cannot destroy you.” Yazmak eylemi ile öyle bir meşgul olacaksın ki yazdıkların, yazdığın sırada zihninde kurguladığın o alan, seni gerçekler ve gerçeklerin zor yönleri tarafından yıkılmaz kılacak.
Peki yazmanın bu kadar önemli ve ön planda olduğu bir metinde nasıl yazar insan? Öncelikle sınırları belirler. Bu sınırlarda düşüncesinin varlığını tespit eder. Bu tespit ile birlikte düşüncesini zihninde oluşturduğu belli bir noktaya oturtur ve der ki sınırların içinde belirlediğim bu fikir “bu nokta”ya ait. Belirlediği noktalar ve sınırlar etrafında kurgulamaya başlar. Burada kurguladığı şey bazen zihninin bir köşesinde bazen kocaman bir kağıdın her yerinde bazen de küçük bir not kağıdı parçasının kenarındadır. İnsan zihninde kurgular, yazarak hayata geçirir.
Yazı, düşüncenin vücut bulmasını sağlar. Her bir harfin sayfanın üzerindeki varlığı onu kalıcı kılar. İnsan tarihi boyunca bu kalıcılığa önem vermiş. Ağzından çıkan her bir sözcüğün, zihninden geçen her bir hususun kendisinin bir parçası olduğunu kabul ederek kutsal sayıp onu sonsuz kılmaya çalışmasından doğmuş tüm resimler, harfler, yazıtlar... Yani aslında özünde paylaşma, ortaya koyma, aktarma fikrinden hareket etmiş. Öte yandan, yazmanın yaratmakla mucizevi bir bağlantısı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Tanrısı olduğunuz kelimeler, satırlar, sonunun siz (ya da sizin yarattığınız karakterler) nasıl isterseniz biteceği öyküler… Yazarak “yarattığınız” o her cümle, sizinle birlikte doğmuş ve sonsuzluğa ilk adımını atmış oluyor. Her ne kadar yaratıcısı siz olsanız da bu ilişkinin tek taraflı olduğunu düşünmek bir yanılgı olur. Kelimeler, öyküler, karakterler siz yazdıkça doğuyor, onlar yaşadıkça size yaratıcılığınızda ilham oluyor.
Bir başka pencereden yazma eylemi, aynı zamanda bir düşünme biçimidir. Kağıdın üzerine gölgesi düşen kalemiyle bir el, düşünceye gebedir. Uzun zamandır üzerine düşünülmemiş olan bir konuyu kaleme alırken zihinden kalemin ucuna aktarılana kadar olan o can alıcı heyecanlı zaman diliminde gerçekleşen sarmalın kendisidir yazmak eyleminin düşünme biçimi olan hali. Bu yüzden sıklıkla denir ki “Yazmak için uzun paragraflar, kurgular, düşünceler planlamak yerine kağıdın başına geçin ve sadece bir cümle yazın.”
O gerçekleşen sarmalın içinde düşünce kağıdın başına oturduğunuz andaki haliyle de kalmaz çoğu zaman, nihai şekline ulaşacağını düşünürken zihin akışı içinde çeşitli yüzler takınır; ilk andaki halinden bambaşka bir forma gelir ya da tam belli bir şeye benzetilecek iken ansızın yapılan eklemeler ile çok farklı bir şekle bürünebilir. Çünkü bu defa yazmak, bir çıktı üretmekten çok konu üzerine düşünmek anlamındadır. (Bkz. Anlamak için yazmak)
Yazar, zihnin akışı çoğu zaman parmaklarımızdan çok daha hızlı ilerlediği için akıştaki kilit kelimelerin sayfada iz bırakmış olduğunu görecektir. Günümüz dünyasında sürekli olarak regüle etme isteğinden kaynaklanan (mükemmeliyetçilik bir yana) yazı biçiminin “olması gerektiği” format, “tamamlanması gerektiği” noktalar, “devam etmesi gerektiği” bir akışı vardır. Kim belirlemiştir düşüncenin akması gerektiği bu yolu, kim belirlemiştir düşüncenin tamamlanması gerektiği bu noktaları? Bu soruları çoğaltmak mümkün, cevaplarını dayatmak mümkün değil. Bu nedenle yazar, izlerin “devam etmesi gerektiği” yönde akmamasına çok da aldırmamalıdır.
Düşünce, “düş”ten gelir. Düş, kelimesi ise uyurken zihinde beliren olayların, düşüncelerin bütünü; rüya, imge, gerçekleşmesi istenen şey olarak tanımlanır. Yani aslında, herkesin kendine özgü ve saklı olan alanı bireyin zihninin içinde beliren şeydir. Birey kendisi izin vermedikçe müdahalesi mümkün olmayan bir şey. (Çeşitli psikolojik görüşleri bir yana bırakmak gerekir ise) Hal böyle iken bir düşünme biçimi olarak yazmak da bir o kadar mahrem ve dokunulmazdır. Sınırları olamaz, akışları belirlenemez, tamamlanması gerektiği noktalar konulamaz. Konulan her bir kural, belirlenen her bir sınır düşüncenin özü olan “düş”e ket vurur. Yaratıcılıktan ziyade bilimsel bir yazı, makale olur. Bilimin bu yönü ise sınırları belirlenmiş olan hakikate, gerçeğe dairdir. Düş ise her zaman, önü açık ve kelimenin tam anlamıyla kontrolsüzdür. Elin avucun içine sığmadan var gücüyle uçmak ister. Özgürleşerek var olmak ister. Bu haliyle kontrol getirilen düş, başkalarının gerçekleri üzerinden tesis edilir. Nihayetinde buraya getirilen fikir ise karşılıksız kalmamakla birlikte bir “aynı” haline gelir.
Yine de şunu söylemek mümkün “aynı”lık yeninin üretimine engel değil. Kimi zaman en başarılı ve yaratıcı düşünceler varlığın aynılığın stabilitesi ile köklenerek yükselebilir. Zihin “aynı”lığın içinde kendine yeni bir yüz arayıp kelimeleri ve düşünceleri farklı yer ve zamanlarda bir araya getirerek harmanlayabilir. Çünkü ilk düşüncenin kendisi yumak halindedir. Yazdığımız her bir kelimede, cümlede o yumaklar ilmek ilmek sökülür. Tam da bu noktada sökülüşe izin vermek, yeni bir doğumun önüne geçmemek için kalemi sıkmamak gerekir. Düşünceleri filtreden geçirmek gerekir, evet, ama kalemi sıkmamak gerekir. Kalemin akışı, yazarı, gerçekten ne yazmak istediğine, varacağı yere götürür.
Tüketmenin öylesine hızlı ve kolay olduğu, herkesin ekranın başında günden güne yalnızlaştığı, sadece kendisinin “o şekilde” düşündüğünü hissettiği bugünlerde yazmak ne kadar kıymetli. Yazar, kendinden olan bir parçayı kalıcı kılmaktan da öte, başkalarının da o parçada kendisine dair bir şeyler bularak yalnızlıktan kurtulmasına imkan tanır. Yazmanın kendisi yalnız bir eylem gibi görünse de sonucu olan yazı paylaşılınca insanlar bir araya gelir. Bu bakımdan yazmak, kendinden olanı dünya ile paylaşmanın bir başka biçimidir. Farklı zamanlarda farklı yollardan geçip aynı çareye, aynı çaresizliğe ulaşmış birileri aynı umudu, aynı hayal kırıklığını aynı satırda bir başkasıyla paylaşmanın verdiği güvenli hisse tanıklık eder. Yazarak yabancı ve tek olmaktan kurtulmak, birden fazla olmak…
Bahse konu birden fazla olma hali yazmak eyleminin ürünü olan “yazı”nın paylaşılmasının sonucu olarak karşımıza çıksa da bunun bir başka yolu daha var: Birlikte yazmak. Yazmak eyleminin ne kadar yalnız olduğu düşünülse de birlikte yazarak birden fazla olmak mümkün. Birlikte yazdığınızda ilham ve motivasyon yükseliyor, üretmek kolaylaşıyor. Yazmak, birlikte üretmenin getirdiği sorumluluk ve disiplin ile birleşince üretilenin de zamanla arttığını gördüğümüz bir gerçekliğe dönüşüyor. Çok fazla kişiye gerek olmaksızın yalnızca iki kalemin dahi yan yana yazıyor olması bu üretkenliği ve disiplini gerçekleştirmek için yeterli oluyor.
Bu fikri yıllar önce keşfedip bir topluluğa dönüştürenler de tam olarak bunu yapmış: Shut Up & Write. Amerika’da kurulmuş olan bu topluluğun asıl amacı herhangi bir kar amacı gütmeksizin yazma eylemini yalnız olmaktan çıkarıp motive eden bir hale getirip çoğaltmak. Biz de bu topluluğun bir parçası olarak Shut Up & Write Ankara’yı kurduk. İnsanların mesleklerinden, unvanlarından bağımsız olarak hayatın sıkıcılığından ve zorluğundan kaçarak yazabilecekleri, paylaşma baskısı olmadan üretebilecekleri topluluğumuzda her hafta aynı gün aynı saatte bir araya gelerek sadece yazıyoruz. Ne kadar profesyonel, mantıklı yazabildiğinizin veya ne üzerine yazdığınızın bir önemi olmaksızın sadece ürettiğimiz bu toplulukta kimi zaman yöntemlerimizi, nasıl motive olduğumuzu ya da olamadığımızı da paylaşıyoruz. Yazmanın yalnız olmak zorunda olmadığını bu toplulukla birlikte anladık. Paylaştıkça daha üretken, daha motive, daha çok olduğumuzu gördük.
Sözün özü: Yazmak, gerek yalnız gerek bir grupla olsun insanın hayatına katabileceği mükemmel bir deneyimdir.
Yazalım, yazdıkça çoğalalım…
Shut Up & Write Ankara’nın 6. ayı kutlu olsun.


✍️✨✨